VİCDANIM

Yapı olarak genellikle mantıklı bir insanım. Gerek özel, gerekse genel her durumda bir robot gibi teknik ve mantıklı düşünür, yolumu o çerçevede çizerim. Ancak, kendimle çeliştiğim, tabandan tavana zıt olduğum tek bir yer var maalesef.

Vicdanım

göğüs kafesinin en kuytu köşesinde, ne etten ne kemikten olan, ancak varlığı en sert zincirlerden daha hissedilir bir yargıçtır. O, akıldan azade, mantıktan uzak, yalnızca ahlaki bir fısıltının izini süren bir pusula. Ve benim lanetim, o pusulanın her daim en acımasız ve en meşakkatli yolu göstermesidir. **Vicdanımı yönetememek;** hayatımın labirentinde kendi pusulamın tutsağı olmak demektir. Bütün sükûnet yeminlerime, bütün katı sınır çizgilerime rağmen, bir çığlık, bir haksızlık gölgesi veya sessiz bir ıstırap gördüğüm an, içimdeki o körü körüne adalet sevdalısı hemen ayağa kalkar, benim yerime karar verir.

göğüs kafesimde alevlenir. O, yumuşak bir fısıltı değil; göğsümün içindeki zırhı zorlayan, her yanı sızlatan, “Harekete geçmelisin!” diye bağıran isyankâr bir alarm. Ben  başka noktalara odaklanmaya çalışırım ama o, dünyanın en küçük haksızlığını, en ufak mağduriyetini alıp zihnime bir projektör gibi yansıtır. Biliyorum, durduramıyorum onu. Akıl, mantık ve kişisel huzurumun bütün duvarları, onun tek bir haklı sızlanmasıyla tuzla buz oluyor.

İşte tam bu savunmasız anımda, dış dünya kapıma dayanıyor. Onlar, benim yüzümdeki o anlık tereddüdü, gözümdeki o kayıp ifadeyi okuyor. Benim “Hayır” diyebilme eşiğimin ne kadar alçak olduğunu, bu zaafımın ne kadar kolay sömürülebilir olduğunu çok iyi biliyorlar. Bana yaklaşıyorlar; dertlerinin en ağır, en çözülmez düğümlerini önüme koyuyorlar. Onların talepleri, aslında benim vicdanıma yöneltilmiş ustaca bir suikast oluyor.

konuşuyorlar. Kelimeler havada asılı kalıyor ama ben sadece içimde yankılanan o sesi duyuyorum: “Yardım etmelisin. Senin elinden gelir

Evet, biliyorum, bu sömürüdür. Kendi irademle yaptığım değil, vicdanımın zoruyla katlandığım bir esarettir bu. Her onaylayıcı baş sallayışımla, bileklerime görünmez, manevi bir kelepçe daha takıyorum. Onların sırtından attığı her yük, benim omzuma konuyor. Ve ben itiraz edemiyorum. Çünkü eğer şimdi o yükü almazsam, vicdanım beni gece uykusuz bırakacak, her nefesimi zehirleyecek. Onların hafifliği, benim ağırlaşan ruhumun doğrudan sonucu oluyor.

Bakıyorum onlara, ne kadar rahatlar. Benim bu kontrol edilemez merhametim, onların hayat sigortası, konfor alanı. Ben, sadece kendi mutluluğumu değil, kendi sınırlarımı da onlara feda ediyorum. Vicdanımı yönetemeyişim, her seferinde beni kendi kuyumdan su çekmeye zorluyor, ama o suyu başkalarının tarlasına döküyorum.

Şu anda ben, kendi iç savaşımın en ortasındayım. Bir yanda tükenmekte olan enerjim, ihmal edilen hayatım; diğer yanda ise beni yiyip bitiren ama aynı zamanda beni “insan” kılan o duygu.

Bu denetimsiz hassasiyet, ruhumun tenini ince bir zardan ibaret kılıyor. O zar ki, dünyanın en ufak rüzgârında bile titrer, en basit acı karşısında bile dayanma gücünü yitirir. Ve insanlar, işte o titreyişi, o inceliği görmekte ustadırlar. Onlar, kapımdaki **”Hayır”** yazısını değil, arkasındaki **”Ne istersen alabilirsin”** yazılı manevi davetiyeyi okurlar. Onlar, benden bir şey talep ederken, benim vicdanımın çarklarında döneceklerini, benden bir fedakârlık isterken, benim o fedakârlıktan kaçınma ihtimalimi vicdan mahkememde ödeyeceğim kefaretle çarpacaklarını bilirler.

Onlar gelir, kederlerinin pelerinini üzerime örterler. Gelirler ve yüklerinin ağırlığını omuzlarıma usulca bırakıp, kendilerini hafiflemiş hissederek giderler. Ve ben, ardında bıraktıkları enkazın başında dikilip, kendi iç sesimin beni nasıl bir tuzağa düşürdüğünü dehşetle izlerim. **Sömürü** burada sadece maddi bir gasp değildir; bu, kişinin en kutsal varlığı olan **huzurunun ve sınırlarının** sistematik bir şekilde ihlalidir. Vicdanın o derin sızılarını dindirme dürtüsü, karşı tarafın en etkili manevrası haline gelir. Benim içimdeki kontrolsüz  iyilik yapma zorunluluğu, onların bencilliğini meşrulaştıran bir kalkan olur.

Böylece ömür, başkalarının hayatlarının yama işiyle geçer. Ben, hep başkalarının yangınlarına koşan yorgun bir itfaiyeci; kendi evinin duvarları çatlamış, kendi bahçesi kurumuş. Her fedakârlık, ruhumdan kopan bir parça, her yardım çağrısı, ömrümden çalınan bir nefes olur. En acısı ise, bu esaretin farkında olmak ve yönetememektir. hatta,  zincirleri takan bizzat kendi ellerindir, gardiyan ise yine o sessiz, huzursuz ve asla susturulamayan iç sesindir.  yersiz bir mahkûmiyettir bu.

 kurtuluşu  isteyen, huzuru feda eden,  varoluşunda adalet olan, ama, dozu kaçtığında adaletsiz bir yargıca dönüşen bir şeydir vicdan.

ve her şeyin fazlası zarar, kontrol edilebileni makbuldür

ESMA SÜLÜ’NÜN KALEMİNDEN

Related posts

Leave a Comment